Ortak Akıl Politika Geliştirme

Sheik Jarrah Son Kaledir – A. Bülent Meriç

Sheik Jarrah semti Doğu Kudüs’ün Arap mahallesidir. Falih Rıfkı Atay’ın romanına konu olmuş Zeytin Dağı’nın yamaçlarından akarak,  mukaddes Harem ül Şerif’teki Mescid ül Aksa ve Kubbet ül Sakra’yı kucaklayan bir konumdadır. Yamacın en dibine vardığınızda Kanuni Sultan Süleyman’ın Kudüs’e hediyesi, heybetli taş duvarlarla çevrilmiş Tapınaklar Tepesi’deki Müslüman mahallesine giriş sağlayan Şam Kapısı karşınıza çıkar. Kapıdan girdikten kısa süre sonra, İsrail askerleri tarafından sıkı şekilde korunan Harem’e ulaşırsınız. Kudüs Müftülüğünün kontrolünde bulunan Harem ül Şerif, Yahudilerin MÖ 5 yüzyılda Babil sürgününe gitmeden önce ilk tapınağı olan Hz Süleyman’ın tapınağının bulunduğu mevkidedir. Harem’in batı tarafından aşağı baktığınızda, Hz Süleyman tapınağından geriye kalmış tek hatırası, Ağlama Duvarı’nda dua eden Yahudileri görürsünüz. Yine batı tarafında üç adım ötede ise, Hz. İsa’nın çarmıha gerildikten sonra son mekanı olan Kutsal Kabir Kilisesi bulunur.

Kaynağında Hz.Adem, Hz.Nuh ve Hz. İbrahim’den gücünü alan üç semavi din Kudüs’te iç içe geçmiştir. Kudüs’ü kontrol eden siyasi otoritenin, aynı köklerden türemiş  bu üç dinin mensuplarını birleştiren, bütünleştiren adil bir yönetim sergilemesi gerekmektedir. Osmanlı İmparatorluğu bunu yapmıştır. Kutsal mekanların anahtarlarını bu üç dinin temsilcilerine adil biçimde dağıtarak, dinler arasında dengeyi sağlamış ve kendisi bu dengeyi gözeten makam rolünü oynamıştır. Ta ki; 19 yüzyılda sömürgeci devletlerin İmparatorluğun iç düzenini bozmak için dışarıdan müdahalesine kadar…..

1967 Savaşından bu yana Batı Şeria ve Gaza ile birlikte Doğu Kudüs’ü de işgali altında tutan İsrail bu yeteneği göstermemiştir, buna gerek de duymamaktadır. Zira, 1990’lı yılların sonundan itibaren fanatik Siyonistlerin yönetimine girmiş bulunan İsrail,  Ortodoks Yahudilerin kendilerine vaat edildiğine inandıkları büyük Yahudi devletini inşa etme hedefinin peşindedir. Özellikle 2009 yılında Binyamin Nethanyahu’un iktidara gelmesinden sonra İsrail, 1993 ve 1995 Oslo planlarının öngördüğü, birbiriyle barış içerisinde yaşayan iki devlet formülünü rafa kaldırmıştır. Bunun yerine,1982 tarihli Oded Yinnon Planı doğrultusunda, işgali altında tuttuğu toprakları, adım adım yerleşim kolonileri kurmak suretiyle Yahudileştirmektedir.[1] Yeni yerleşim kolonileri kurulması ve bu kolonileri Filistin yerleşim yerlerinden ayıran yüksek duvarın inşa edilmesi suretiyle, Filistinliler, Güney Afrika modeli “Bantustanlar”da yaşamaya mahkum edilmiştir. Fanatik Siyonist yerleşimciler bu kirli davanın öncüleridirler. Bunlar ilk önce İsrail ordusunun koruması altında, bir İsrail bayrağının altında birden bire ortaya çıkan barakalarda yaşamaktadır. Bu derme çatma yaşam bilahare geniş alana yayılan, İsrail’in kolonisi mükellef yerleşim yerlerinde devam etmektedir. Böylece, işgal altındaki topraklarda göz göre göre etnik temizlik uygulanmakta; Filistinliler ya açık hava hapishanesi benzeri küçük ceplerde yaşamaya ya da dışarıya göç etmeye zorlanmaktadırlar.

İlk başlarda bu politikanın, ülkesinin ortasında dar bir kıyı şeridine sıkışmış bulunan İsrail’e, askeri anlamda bir stratejik derinlik kazandırma projesi olduğu tahmin edilmekteydi. Ancak zamanla bunun işgal altındaki Filistin topraklarının adım adım ilhakına yönelik olduğu açıklık kazanmıştır.

İsrail’in bu politikası ahdi sorumluluklarına ters düşmektedir. Bu devlet, Batı Şeria, Gaza ve Doğu Kudüs’te işgalci güç durumundadır. Taraf olduğu 1949 Cenevre Sözleşmelerine göre, işgali altında tuttuğu yabancı nüfusa karşı kamu düzenini sağlamak ve  hem insan hakları, hem de insani hukuku uygulamak zorundadır. 4. Cenevre Sözleşmesi’nin 49. maddesine göre, insanları evlerinden uzaklaştırmama ve aynı sözleşmenin 53. maddesine göre, evleri yıkmama ve yağmalamama sorumluluğu altındadır. 18 Ağustos 1907 tarihli 4. Lahey Sözleşmesine eklenmiş Kara Savaşına Dair Kuralların 3. bölümü işgalci devlete, işgali altında tuttuğu topraklarda, bir önceki devletin hukukunu uygulamaya devam etme sorumluluğunu getirmiştir. Zira işgal hali de iure egemenlik devrini kapsamamaktadır. 1907 yılında İsrail’in dünya siyaset sahnesinde henüz yerini almadığı ve bu hükmün İsrail’i bağlamayacağı öne sürülebilir. Ancak, Lahey sözleşmeleri, eski tarihli olmalarına rağmen bir örf ve adet hukuku haline gelmiştir. Ayrıca, anılan sözleşmelerin bir çok hükmü 1949 Cenevre Sözleşmelerinde de tekrarlanmıştır. Örneğin, 4. Cenevre Sözleşmesi’nin 47-54 ile 64-75. maddelerinde, işgal altında tutulan nüfus için bir takım hukuksal güvenceler öngörülmüştür. Bir önceki devletin hukukunun işgal altındaki bölgelerde geçerli olacağı, kamusal kurumlar ve mahkemelerin çalışmalarına müdahale edilmeyeceği ve hakimlerin değiştirilmeyeceği bunlar arasındadır. Bir kalkışma halinde ise savaş hukuku kuralları uygulanacak, ele geçirilen Filistinliler savaş esiri muamelesi göreceklerdir.

İsrail bu yükümlülüklerinden hiç birine riayet etmemektedir. İşgali altında bulundurduğu toprakları sadece Yahudileştirmekle kalmamakla, buralarda kendi  hukuk sahasını da genişletmektedir. İsrail vatandaşı olmayan binlerce Filistinlinin İsrail mahkemelerinde yargılandığı ve İsrail’deki hapishanelerde tutulduğu garip bir durum ortaya çıkmıştır. Buna Sheik Jarrah’daki istimlak olayında bir kez daha tanık olunmuştur.

Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim kolonileri iç içe geçmiş yarım ay kuşaklar halinde Doğu Kudüs’ün kapısına kadar gelmiştir. Sıra Sheik Jarrah’dadır. Yahudi yerleşimciler, anılan mahallede bir çok evin esasen Yahudilere ait olduğunu, 1948 savaşından sonra Ürdün hükümetince buralara Filistinli mültecilerin yerleştirildiğini öne sürerek, İsrail mahkemesinde mülkiyet devir davası açmışlardır. Alt mahkeme, uluslararası hukuku göz ardı ederek bu iddiayı kabul etmiştir. Böyle bir düz mantık işletildiği takdirde tarihi haklara dayanan mülkiyet davalarının sonu gelmeyecektir. İsrail Yüksek Mahkemesinin bu saçmalığa bir son verip vermeyeceği önümüzdeki günlerde görülecektir.

Sheik Jarrah son kaledir. Bu kale de düştüğü takdirde Harem ül Şerif’in yolu açılacaktır. Uluslararası kamuoyu bu durumun bilincinde değildir. Orta Doğu’da barış ve istikrarın ciddi biçimde bozulduğu bugünün koşullarında devreye girmesi gereken BM Güvenlik Konseyi ABD tarafından etkisiz hale getirilmiştir. İslam Konferansı Örgütü ve Arap Ligi’nin talebi üzerine 20 Mayıs 2021 günü toplanacak olan Genel Kurul ise kınama ve tavsiyeden öte karar alamayacaktır. İnsan hakları havarisi geçinen ve Türkiye’yi soykırım yapmakla suçlayan Batı,  Filistinlilerin uğradığı etnik temizlik ve uluslararası hukukun ayaklar altına alınması karşısında kayıtsızdır. Hatta, Siyonist-Evanjelist işbirliği, ABD’i, İsrail’in Yahudileştirme ve vaat edilen büyük devleti kurma hayalini destekler hale getirmiştir. Trump döneminde Vaşington’un Tel Aviv yerine Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığı ve Büyükelçiliğini bu şehre naklettiği unutulmamalıdır. ABD tek küresel güç olabilir, ama etik açıdan liderliğini kaybetmiştir. İslam dünyasının sesi ise çok cılız çıkmaktadır. Filistinliler, İsrail tarafından planlı biçimde bölünmüştür ve Arafat’tan sonra liderlik sorunu yaşamaktadır. Bugün, İslam dünyasının kuvvetli desteğine en çok ihtiyaç duydukları gündür.

Artık İsrail’i kınamanın, lanetlemenin ötesine geçilmelidir. Bu noktada 2002 yılından bu yana faaliyette bulunan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin devreye sokulması akla gelmektedir. Mahkeme soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçu alanında yetkili kılınmıştır. İsrail’in işlediği haksız fiiller de savaş suçu kapsamına girmektedir. İsrail, Mahkeme’yi kuran Roma Antlaşmasına taraf olmamıştır. Bununla birlikte, aşağıdaki iki durumda, bir devlet, kurucu anlaşmaya taraf olmasa bile, siyasal ve idari yetkililerinin, askerlerinin ve vatandaşlarının Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanması imkanı vardır:

  1. Güvenlik Konseyi’nin, BM Antlaşması’nın VII. Bölümü çerçevesinde hareket ederek, bir durumla ilgili suç faillerini Mahkemeye sevk etmesi,
  2. Roma Antlaşmasına taraf olmayan bir devletin yetkililerinin ve yurttaşlarının, Antlaşmaya taraf bir devletin ülkesinde anılan suçları işlemesi ve ikinci devletin bu durumla ilgili suç faillerini Mahkemeye sevk etmesi.

Her iki durumda da Mahkeme savcısının kararı esastır. Güvenlik Konseyi karar alamadığına göre birinci yol açık değildir. İkinci yol ise Mahkeme savcısının ikna edilmesi halinde bir sonuca götürebilir. Zira, Filistin Devleti, 2014 yılında, İsrail’in 1967 öncesi sınırlarına geri çekilmesini ve başkenti doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletinin kurulmasını öngören karar tasarısının Güvenlik Konseyi’nde ABD tarafından veto edilmesi üzerine Roma Antlaşması’na taraf olarak, Uluslararası Ceza Mahkemesini Filistin toraklarında yargı yetkisine sahip kılmıştır. Öte yanda bir çok devlet Filistin devletini resmen tanımıştır. Böylece, Filistin topraklarında İsrail’in işlediği savaş suçlarının uluslararası alanda soruşturulmasının yolu açılmıştır. Bu yol denenmelidir. Filistin, işgal altındaki topraklarda yetkisiz bulunan İsrail Yüksek Mahkemesi Sheik Jarrah kararını vermeden, bu yolda ilerlemeye teşvik edilmelidir.

“Corps consüler”in tercih ettiği bir semt olan Sheik Jarrah’ta, Kudüs Başkonsolosluğumuzun da bir binası bulunmaktadır. 1967 savaşı sonrası Ürdün vatandaşı sahibi tarafından devletimize hibe edilen bina, Harem ül Şerif’e panoramik bakış imkanı veren bir mevkidedir. Büyükelçimizin geri çekilmesi nedeniyle İsrail’de İkinci Katip, Maslahatgüzar olarak görev yaptığım 1983-1986 yıllarında, kapatılmış bulunan Kudüs Başkonsolosluğumuzun bu binasını, hafta sonları Filistin kanaat önderleri ile temaslarımı yürütmek üzere hem ofis hem de konut olarak kullanmaktaydım. O yıllarda Tunus’ta bulunan Yasser Arafat’ın kardeşi Rıfat Arafat, daha sonra suikaste kurban giden Nablus Belediye Başkanı Zafer Masri, önde gelen Filistinli gazeteci Hanna Siniora, yakın zamanda Covid 19 nedeniyle kaybettiğimiz, Filistinlilerin tanınmış müzakerecisi Saeb Erekat, Kudüs Müftüsü ve şimdi isimlerini hatırlayamadığım nice Filistinli ile, İsrail’in dinlemesi olmasın diye, o binanın Harem ül Şerif’e bakan açık verandasında dertleşmiştik. Yaşı ilerlemiş olanlar Osmanlı dönemini özlemle yad ediyorlardı. Hicaz demiryolu sayesinde, Hayfa’dan trene binip İstanbul’a kadar gidebildiklerinden söz ediyorlardı. Oysa şimdi kendi vatanları bir açık hava hapishanesine dönüşmüştü. Söyleşimiz zaman zaman ezan sesi ile kesiliyordu. Geceleri ise, ışıl ışıl parlayan Altın Kubbeden göz kamaştıran bir ışık huzmesi göğe yükseliyordu. Sanki ulvi bir makam bir an evvel vuslata kavuşmak istiyor gibi…… Bu mukaddes duygu kaybolmamalı……….

[1]İsrail Dışişleri Bakanlığı’nda uzun süre stratejik değerlendirme uzmanı olarak çalışmış bulunan Oded Yinon’un 1982 yılında yazdığı rapor, İsrail’in kendi bekası için, Orta Doğu’daki bütün Müslüman devletleri parçalayarak, sınırları yeniden çizmeyi; Bölge’yi ve dünyayı İsrail için güvenli hale getirmeyi ve neticede Büyük İsrail’in kurulmasını hedeflemekteydi.

Kaynak: www.yurtseverlik.com

A. Bülent Meriç

A. Bülent Meriç

Sosyal Medya

Bizi takip edin, birlikte daha güçlüyüz...