Ortak Akıl Politika Geliştirme

Avrupa Vatandaşlığı ve Avrupa Birliği’nde Temel Hakların Korunması – A. Bülent Meriç

Avrupa Birliği (AB) bireyin hak ve özgürlüklerinin korunması temelinde, Avrupa’da bir demokrasi ve hukuk alanı oluşturulması projesidir.

Genelde geçmişin ırkçı milliyetçiliğinin yol açtığı muazzam yıkımdan; özelde ise Fransa ve Almanya arasında tarihsel düşmanlığın artık geride bırakılması gereğinden hareket eden entegrasyon düşünürleri, Birliği, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hak ve özgürlüklerinin korunması, ekonomik girişim özgürlüğü ve serbest piyasa temeli üzerinde inşa etme kararlılığını göstermişlerdir.

Bunun neticesi AB, bugüne kadar, Avrasyanın  anarşik ortamında bir barış ve istikrar adası, dünyanın diğer bölgeleri için örnek bir entegrasyon girişimi ve kişiler için çekim alanı olmuştur.

Bununla birlikte, 2008 Mali Krizi  sonrası Avrupa ekonomilerinin girdiği dar boğaz neticesi orta ve düşük gelir gruplarının marjinalleşmesi, bunların işsizler ordusuna katılmaları, uzun süredir izlenen Neo-Liberal politikaların ortaya çıkardığı sosyo-ekonomik sorunlara çözüm bulunamaması, Avrupa’da yaşayan yabancılara karşı ırkçı, etnik ayırımcı, İslamofobik davranışların yükselmesine yol açmıştır. Orta Doğu’da süregelen çatışmaların sebep olduğu mülteci akını, Covid 19 pandemisinin doğurduğu ekonomik güçlükler ve aşı rekabetinin bu genel sosyolojik eğilimi daha da alevlendireceği tahmine müsaittir.

AB Konseyi Başkanı Charles Michel ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in dün Ankara’daki temasları, yukarıda belirtilen ekonomik ve sosyal meydan okumalar karşısında Birlik’in dayanışmasını ve bütünselliğini sürdürmekte zorlandığı bir dönemde gerçekleşmiştir.

Adı geçen ikili, Cumhurbaşkanı ile yaptıkları görüşmenin ardından, Ankara’da bulunan Avrupa Birliği’nin Türkiye Temsilciliği binasında düzenledikleri basın toplantısında, Türkiye’nin AB ile yapıcı bir şekilde yeniden ilişki kurmak istediğini, Brüksel’in de ilişkilere ivme kazandırmaya arzulu olduğunu vurgulamışlardır.

Bununla beraber, Türkiye-AB ilişkilerinin 2004 yılında bırakıldığı yerden başlatılmayacağı artık açıklık kazanmıştır.

Ne Konsey, ne de Komisyon Başkanı, konuşmalarında Türkiye’nin katılım ortağı olduğundan ve katılım müzakerelerine devam edileceğinden söz etmiştir.

Aksine, adı geçenlerin sunuşları AB’in Türkiye’ye, Akdeniz Politikası bağlamında yeni bir rol biçmeye hazır olduğunun mesajını vermiştir.

Bu yeni rolün 1 Haziran 2016 günü fiilen uygulamaya konulan ve Türkiye tarafından 22 Temmuz 2019 günü askıya alınan Geri Kabul Anlaşması çerçevesinde şekilleneceği anlaşılmıştır. Türkiye 16 Aralık 2013 günü Geri Kabul Anlaşması’nı imzalamakla zaten, AB’e sığınmış üçüncü devlet vatandaşları ve vatansızların geri kabulü kartını tam üyelik için bir koz olarak kullanmak yerine; tam üyelik perspektifini kendi iradesiyle geri plana atarak, geri kabulü vize serbestisiyle ilişkilendirmişti. Bir başka ifadeyle, dış politikada Pirik Zaferlerin iç politikaya malzeme yapılması mantığı neticesi, tam üyelik vizyonu Türkiye’nin kendi elleriyle öldürülmüştü.

AB’in üst düzey makamlarının dünkü beyanlarında geri kabul ile vize serbestisinin birlikteliğini sağlayan paketin bile dağılmış olduğu görülmüştür. Yetkililer konuşmalarının hiç bir yerinde açıkça vize serbestisinden söz etmemişler; ‘halklar arasındaki bağlantıyı artırmak’ gibi soyut bir kavramı dile getirmişlerdir. Bugün itibarıyla Türkiye’nin AB’in sığınmacı deposu olmasını kabullenmesinin karşılığının artık vize serbestisi değil, Türkiye’nin aleyhine işleyen Gümrük Birliği Anlaşması’nın güncellenmesi olduğu ortaya çıkmıştır.

Öte yanda, Doğu Akdeniz sorunu ile Türkiye’ye uygulanacak yaptırımlar arasındaki bağın devam ettiği, Kıbrıs’ta çözüm müzakerelerinin AB’in gözlemciliğine başlatılması konusunun ve AB’in himayesinde Doğu Akdeniz Konferansı düzenlenmesi teklifinin, Birlik’in Yunan-Rum yanlısı Doğu Akdeniz tutumunun yumuşatılması amacıyla yapılmış bulunduğu giderek belirginleşmektedir.

İlginçtir ki; beyanlarda Doğu Akdeniz Konferansı konusuna hiç değinilmemiştir. Bu da Yunan-Rum ikilisinin anılan öneriye sıcak bakmadıklarının işaretidir.

AB ‘in Türkiye’de çoğulcu demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarının korunması ve bu çerçevede kadın hakları konularına artık eskisi gibi güçlü yaklaşmadığı bir gerçektir.

Kendi içinde bile popülist politikaların neticesi demokrasi açığı, hukuk ve insan hakları ihlalleri yaşayan Birlik’in başkalarına ders verme gücünü zayıflatmış olduğu kabul edilmelidir.

Ayrıca, AB’in Türkiye’ye artık bir katılım ortağı değil, bir komşu olarak bakmasının da bunda rol oynadığı ileri sürülebilir.

Avrupa Birliğinin Türkiye’ye karşı ambargo uygulaması bir seçenek olarak ikili ilişkilerin gündemine kalıcı biçimde girmiştir. Konsey Başkanı Michel, ‘ AB ve AB üyesi devletlerin çıkarlarını ve değerlerini korumaya devam edeceğiz’ diyerek dün, aba altından sopayı göstermiştir. Ambargonun nihai muhtevası henüz bilinmemekle beraber, bunun Türk vatandaşlarının hak ve çıkarlarını olumsuz etkilemesi söz konusu olabilecektir. Avrupa’nın sosyal problemleri, bu kıtada yaşayan ve çoğu göçmen işçilikten Avrupa Vatandaşlığına geçmekte bulunan geniş Türk toplulukların mevcudiyeti nedeniyle Türkiye’yi yakından ilgilendirmektedir.

AB alanı içerisinde Türklerin hakları nasıl savunulabilecektir?

Şimdi bu soruya yanıt bulmaya çalışalım.

Avrupa Birliği, Ortak Pazar’ın kurulduğu 1993 yılına kadar üye devletlerde bulunan kişilerin hak ve özgürlüklerinin korunması konusuyla pek fazla ilgilenmemiş, bu görevi Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) kapsamında faaliyette bulunan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AHİM) bırakmıştır. AB üyesi devletler aynı zamanda AİHS’ne taraf oldukları için devletlerin sorumluluğu esas alınmıştır. Ancak, Maastricht Antlaşmasıyla Toplulukların Birlik’e dönüşmesi, Ortak Pazar içinde kişilerin serbest dolaşım ve diledikleri ülkeye yerleşme hakkına kavuşmaları, 1985 Schengen Anlaşması ile Birlik içerisinde sınırların kaldırılması, Hukuki ve Cezai konularda adli işbirliğine gidilmesi ve 1998 yılında Europol zemininde polis işbirliğinin başlatılması, koşulları değiştirmiş; AB’nin teşekkül ettiği adalet ve güvenlik alanlarına paralel biçimde, kendine özgü bir özgürlük alanı oluşturması zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır.

AB’nin bu yola yönelmesinde bidayetten beri yaşadığı “demokratik açık “ sorunu da önemli rol oynamıştır. Entegrasyon, elitlerin bir hareketi olarak gelişmiştir. Ulusal devletlerden yetki devri esasında şekillenen Birlik kurumları üye devletleri yönlendirir hale gelmişlerdir. Her ne kadar Konsey’de nispi oy çoğunluğu uygulamasının esas haline getirilmesi, Parlamento (AP) ile Ortak Karar sistemi ve Avrupa parlamenterlerinin doğrudan seçilmesi gibi adımlarla demokratik açığın doldurulmasına çalışılmışsa da, üye devlet vatandaşları ve ulusal parlamentolar demokratik meşruiyetin kaynağı olmaya devam etmişlerdir. Birlik içerisinde Federalizm yanlıları, bu gerçekten hareketle, üye devletlerin egemenliğini zayıflatacak şekilde ‘Avrupa Anayasası’, ‘Avrupa Vatandaşlığı’ ve ‘ Avrupa Temel Haklar Şartı’ gibi girişimleri ileriye götürmeye çalışmışlardır.

Avrupa Anayasası girişimi 2004 referandumlarıyla darbe almış ve rafa kaldırılmıştır. Buna mukabil Avrupa Vatandaşlığı ve Avrupa Temel Hakları girişimlerinden sonuç alınmıştır.

Maastricht’te kurucu anlaşmaya geçirilen Avrupa vatandaşlığının içi henüz tam olarak doldurulamamıştır. Bir kere, Avrupa vatandaşlığı bir üye devlet vatandaşlığına bağlı bir statüdür. Herhangi bir üye devlet vatandaşlığını kazanma ya da kaybetme Avrupa vatandaşlığı statüsünü de etkilemektedir. İkincisi, vatandaşlık bireye haklar yanında yükümlülükler de getiren bir statüdür. Avrupa vatandaşlığı ise sadece haklar kazandırmaktadır. Yükümlülük devletlere bırakılmıştır. Avrupa vatandaşları AB alanı içerisinde nerede bulunurlarsa bulunsunlar AP ve Yerel Seçimlerde aday ve seçmen olabilmekte; AB kurumlarının tasarruflarına karşı Ombudsman’a başvurabilmekte, Avrupa Adalet Divanı’nda (ABAD)  tazminat davası açabilmekte ve “Avrupa Vatandandaşlığı Girişimi “nde (AVG) bulunabilmektedirler. AVG bağlamında, AB üyesi devletlerin dörtte-birinden bir milyon Avrupa vatandaşı dilekçe vererek, Komisyonu bir konuda yasama süreci başlatmaya sevk edebilmektedir.

Maastricht’ten sonra, AB ,1990’lı yıllarda, AİHS’ne taraf olma ya da anılan sözleşme ile çelişmeyecek bir Avrupa Temel Haklar Şartı hazırlama seçenekleriyle karşı karşıya kalmıştı. AİHSne ek 14. Protokolle de, AB’in, AİHS’ne taraf olmasının yolu açılmıştı. Bu yola gidilmesi halinde AB, Sözleşmenin diğer akit tarafları gibi, tasarruflarına karşı diğer devletler veya bireyler tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AHİM) başvurulmasına açık hale gelecekti. Bu durumda ise, iç yargı yollarının tüketilmesi gerektiğinden  Avrupa Adalet Divanı (ABAD) son merci mahkeme olarak AHİM’in denetimine girecekti. Doğal olarak ABAD buna yanaşmamış, Temel Haklar Şartı seçeneği kuvvet kazanmıştır.

Avrupa Temel Haklar Şartı 2000 Nice Zirvesi’nde kabul edilmiş ve 2009 Lizbon Zirvesi’de bir kurucu antlaşma gibi Birlik hukukunun birincil kaynaklarından biri haline getirilmiştir. Kapsamlı bir metin olup, AİHS’ne nazaran daha güncel hak ve özgürlüklere yer vermektedir. Ancak, AİHS’nde olduğu gibi, AB üyesi devletlerin hak ihlali durumda bireylerin  doğrudan ABAD’a başvuruda bulunma imkanı mevcut değildir. Burada devletlerin sorumluluğu esastır. Bireyler haklarını ulusal mahkemelerde aramak durumundadırlar. Ulusal mahkeme sadece Temel Haklar Şartı bağlamında bir görüşe ihtiyaç duyduğu takdirde meseleyi bir “Ön Karar Davası “ çerçevesinde ABAD’a getirebilecektir.Bu durumda, AİHS’nin korumasının  Temel Haklar Şartı’na göre daha etkili olduğu söylenebilir. AB üyelerinin hepsi AİHS’nin tarafı devletlerdir. Dolayısıyla, ulusal çareyi adil ve yeterli bulmayan Türk vatandaşları, iç yargı yolları tüketildikten sonra AİHM’e gidebilirler.

Lizbon Antlaşması AB’in AİHS’ne taraf olması yolunu açık tutmuştur. AB, bir uluslararası kişilik olarak AİHS’e katıldığı takdirde ABAD kararalarına karşı AİHM’de yargı yolu da açılmış bulunacaktır. Özetle, bugünün koşullarında Türk vatandaşlarının, hak ihlalinde bulunan AB üyesi devletlere ve AB kurumlarına karşı sorunlarını uluslararası yargıya götürmeleri imkanı mevcuttur. AB üyesi devletlere karşı AİHM; AB kurumlarına karşı ise ABAD ön plana çıkmaktadır. Vatandaşlarımızın söz konusu imkanlardan yaygın biçimde yararlanmaları AB devletleri ve kurumlarının ırkçı, ayırımcı ve yabancı düşmanı hareketlerin üzerine daha ciddi gitmeleri sonucunu verecektir.

A. Bülent Meriç

A. Bülent Meriç

Sosyal Medya

Bizi takip edin, birlikte daha güçlüyüz...